20. 10.

Henüz sitede görünmüyor ama ‘Hikayeler’ kategorisini açtım. Şimdi sağdan soldan hikaye araklamam gerek :)) Şaka bir yana, yakın zamanda yeni bir şeyler paylaşmayı umuyorum… Al bi in taç, orrayt?


20. 10.

(Kişisel Maceralardan Esintiler, vol.3….1 ve 2 yazamak.com’da…)

Yazı yok Rocky, yazı yok…

Ne diyorum ben… Saçmalıyorum yine… Her neyse….

Aslında kafe denilen durağan atmosferden nefret etme eğilimindeydim. Önümde lisedeki ders programlarına taş çıkartan bir liste vardı. Yeniden yapılan kaçıncı plandı bilmiyorum: Öğrenciydim… O zamanlar planlarımı kendim yapıyorum zannediyordum, bir bakıma harika hissediyordum kendimi. Bir de kahve, kahve nefisti gerçekten de, tadı hala damağımdadır.

Ve böyle bir tona uygun olarak yalnızdım. Yanıma çağırabileceğim hiçbir arkadaşım yoktu. Kös kös oturuyor, herşeyin ne kadar sıkıcı olduğunu düşünüyordum ki bu his hala yürürlüktedir.

Hafta içi günlerinde bir üniversite öğrencisinin dersane etütlerinden kaçıp patatesli yiyen lise öğrencilerine nasıl baktığını bilir misiniz? Hasretle! Ki o zamanlar ben dünyadaki en acınası varlıkların aktif bir şekilde ÖSS’ye hazırlanan kişiler olduğunu düşünüyordum. Lisede bir edebiyat dersindeydik. Derste lisenin eski bir öğrencisi vardı, okulu ziyarete gelmiş! (sonradan bu haltı biz de yiyecektik tabii) . Eleman tam bir züppeydi, üniversite şöyle üniversite böyle diye anlatıp duruyor, biz de salak gibi ağzımız açık dinliyorduk. Bir Allahın kulu da ‘Ulan madem o kadar güzel, …tir git, ne kafa ütülüyosun!’ dememişti. Hakikaten, neden dememiştik ki, unutulmaz bir anı olurdu bu, tarihe geçerdi bu lafı eden. Hoş, önümüzde tarih testleri vardı zaten…

Neyse, o zamanlar daha üretkendim. Üstelik çok büyük konuşacak kadar da iddialıydım. Beni çevresel faktörler etkilemeyecekti. Ne yapacağımı çok iyi biliyordum, kimsenin ağzına bakmadan, lafına kulak asmadan işime bakacaktım. Derslerde hikayeler yazardım. İlk kitabımı - bir deneme kitabıydı - lisede yazdım. Herşey iyi gidiyordu, üniversiteyi kazanana kadar tabii. Ne bilirdim, bizi özgürlüğümüze kavşturacağını, erken kalkmaktan, kravattan, fonksiyonlardan, polinomlardan kurtaracağını sandığım üniversitenin yepyeni köleliklerin habercisi olduğunu? Her geçen günün, verilen ve alınan her dersin içimdeki iştahı biraz daha soldurduğunu? Saçma sapan kalıpların kurbanı olmanın kaçınılmaz olduğunu, yalnız kalmanın bir adamı kendine nasıl düşman ettiğini… 120 üstü puanla girilen (bizim zamanımızda öyleydi) palavradan cennet hayallerinin hiçbir manası olmadığını… Bilemezdim tabii ki, hiçbir şeyin kıymetini bilmedim zaten. Benim en büyük günahım da bu oldu. Ve defalarca Kadıköy’de o Bahariye’ye çıkan yollardan birine konuşlanmış kafeye oturup planlar yaptım. Her plan bir öncekinden daha tiksinti verici oluyordu, her plan yüzüme imkansızlığını haykırıyordu. Çünkü benim o kafeye çağıracak bir arkadaşım yoktu. En iyi fikirlerimin yanında hep dudak bükmeler oldu. Okulda hoca, evde aile, zaman içinde şartlar ketumdu.

Şimdi üniversiteyi kazanmaya çalışan çocuklara bakıyorum. Haklılar, hepsi haklı… Okuyacaklar, özgür olacaklar, o gittikleri okullarda herkes elinden tutacak onların, hepsi istediği şeyleri yapacak, mutlu olacaklar. Aldıkları yüzlerce saat dersin, kaçırdıkları onlarca haftasonu eğlencesinin karşılığını mutlaka alacaklar. İğrenç üniformalarından, kravatlarından, erken kalkmaktan, sıra olmaktan kurtulacaklar. Anlıyorum onları…

Nereden geldi aklına derseniz bilmem. Hikaye isteyenler içindi belki de yukarıdaki cümle. İşte anlattım yine son derece kişisel bir hikaye…

Yazı yok çünkü Rocky, yazı yok….


10. 10.

Aslında yazmayacaktım. Zaten mesele alabildiğine soğumaya bırakılmışken bir daha kendimi gaza getirmenin bir alemi yok. Yine de ufak bir not düşmeden edemeyeceğim galiba.

Bundan bir hafta önce geçen perşembe, leblebimi aldım, çayımı koydum, formamı giydim, televizyonun başına geçtim. Metalist maçı başlamak üzereydi. Hesapta bu maç türlü güzelliklerle geçen Ramazan’ın ve tabii ki bayramın zirve noktası olacaktı. Neyse efendim, ilk düdük çaldı. Aaa, o da ne? Karşımızda canavar gibi bir takım vardı, ona keza bizim Beşiktaşlı topçular kedi gibi, sahada kaçacak yer arıyordu. Koskoca Beşiktaş takımında ya bir pas vereyim, adamın ayağına bir dalayım, olmadı hiçbir şey yapamazsam Pascal Nouma’nın yaptığı gibi yenilgiyi kabullenemeyip rakibin ağzını burnunu kırayım diyen bir Allahın kulu yoktu. Göklere sığdıramadığımız yıldızlarımız tel tel dökülürken, elin oğlu futbolun içinde ne varsa kullanarak şahane bir galibiyetlen grupların yolunu tutuyordu.

Maçtan sonra Beşiktaşlılar olarak bir-iki gün koma halinde gezdik (Allah’tan öğrencilik yıllarım geride kaldı, yoksa okula gidecek cesareti kendimde bulamayabilirdim). Liverpool maçından sonra bile bu kadar üzülmemiştik, ne de olsa Liverpool’du, ne de olsa bir İngiliz takımı kendi sahasında sınır tanımazdı. Ama Ukrayna’daki bu rezalet kaçınılmaz olarak alınması gereken kelleleri zorunlu kılıyordu. Uzatmayalım, gerçek anlamda hasta olmamıza neden olan bu hezimetten sonra pratik zekalı yönetimimiz (zeka ve BJK yönetimini aynı tamlama içinde kullandığım için tüm zeki insanlardan özür diliyorum) günah keçisini bulmuştu bile: Ligde mağlubiyeti bulunmayan, geçen sene şampiyonluğu ülkemiz özgü birtakım ayak oyunlarıyla rakiplerine bırakmak zorunda kalmış Ertuğrul Sağlam!

Ne diyelim, yönetimin iki günlük süre içinde bir istifaya zorlama dersi vererek - keşke diğer işlerde de böyle becerikli olsalar - gönderdiği Sağlam gitmeden önce çıktığı Hacettepe maçını 2-1 kazanarak zor dönemde Beşiktaş için hayati önem taşıyan üç puanı kazanmasını da bildi. Bu ülkede bir gün başarısızlığın esas sorumlularının da hesap vereceği bir zamanın geleceğini umarak Ertuğrul Hoca’yı ayakta alkışladık. Beşiktaş’ın geleceği konusundaki değerlendirmelere girmeyi konunun uzmanlarına bırakmak en iyisi, eğer camianın önde gelen isimleri sorumluluk almıyorsa biz sıradan taraftarların yapacağı pek bir şey yok.

Bu arada Ertuğrul Sağlam’ın istifası sonrası seyrettiğim programlar arasında 90 Dakika, Haşmet Babaoğlu ve Hıncal Uluç’un ‘delikanlı’ tavırlarıyla diğerlerinden ayrıldı. Böylece içime biraz olsun su serpildi doğrusu…


9. 10.

Sizden yıllar evvel başka bir kıtada yazılmış bir şarkının gelip de gündelik hayatınızın salak trajedilerinin üzerine cuk diye oturduğu oldu mu hiç?  Sanatın evrenselliği türünden zırvalamalara girmeyeceğim, bazen oluyor işte. Ya kardeşim adam bunu niye, nasıl yazmış acaba diye sormadan ‘hah, tamam, aynı ben!’ kolaycılığıyla ortaya konan eseri benimseyiveriyoruz.

İşin bana bakan yanı, gerek buraya gerek yazamak.com’a yazdığım yazılarda samimi olmak, copy-paste yapmamak, kendi kelimelerimi kullanmaya azami gayret göstermek ve eciş bücüş sanatsal soslardan kendimi ve okuyucuyu koruyarak ‘bir muhabbet iklimi’ oluşturmak için gösterdiğim çabanın ne derece başarılı olduğudur. Bir ‘blog yazarı’ olmadığımın farkındayım. Buranın da klasik anlamda bir blog olmadığını düşünüyorum. Ama esas kalitenin iyi yazıyla değil, iyi okuyucuyla geldiğini de eklemekte yarar var.

omerozlu.com’un geleceği açısından herşeyden çok iyi okuyucuya ihtiyacımız var sevgili okur… Burayı ne için takip ediyorsunuz bilmiyorum. Bazılarınız edebi şeylerden hazzetmiyor belki. Bazılarınız da (Esra Abla gibin) neden buraya da bir şeyler yazmadığımı merak ediyor. Bir ara burada hikayeler vardı. Bir kıllanma seansı sonrası hikayeleri kaldırdım, ama diğer yazılar aynen kaldı. Sonra… Sonra yeni girdi eklenmediği için olsa gerek bir ilgisizlik oluştu. Şimdi ise zurnanın zırt dediği yerdeyiz. omerozlu.com yenilenen temasıyla - ve yenilenen ‘temas’ıyla - tekrar canlanacak. Burayı takip edecek olan eski ve yeni dostlardan tek isteğim hergün siteye girip ha ne varmış diye bakıp çıkmaktan ziyade, günde bir 15 dakika bile olsa, siteyi rahatça gezecek şekilde vakit ayırmalarıdır. Böylece o gün girilen yazıyı, videoyu vs. (youtube olayından sonra videodan da soğuduk ya neyse) anlayıp keyif almaları daha kolay olacaktır ve hatta bu rahatlık yorum sayısını da arttıracaktır. Yorum çok önemli bir şeydir, zira ‘oha, hocam naaptın, aşmışsın kendini…’ türünden bir yorum kadar, ‘olmamış, dersine çalışmamışsın…otur, bir! ‘ gibi zeka yüklü bir eleştiri de - şimdi yazdım diye yapmayın hee! -başımın tacıdır, ikisi de daha iyi yazmam için bana gaz verecek, siteyi de daha okunası yapacaktır.

Son olarak şunu söyleyeyim, burası ne de olsa edebi tatta hazırlanan bir sitedir. Hangi kategoride yazılırsa yazılsın buradaki yazılar ‘güzel olanı’ arama gayesindedir. Parayla pulla işimiz yoktur, en büyük kazancımız okuyucumuzdur. Deli fişek, kimin nesi kimin fesi belli olmayan, copy-paste canavarı 10000 ziyaretçidense, aklı başında 10 okuyucu evladır, bilmem anlatabildim midir? Temamızı yenileyen Yusuf Yıldız’ın eline sağlıktır, geçen sene blogu yapıp yayına sokan Sinan Ata’ya da helal olsundur! (Hehehe, denge politikası, güzel oldu güzel…)

Şimdi koltuklarınızı geriye yaslayabilirsiniz sevgili dostlar… Afiyet olsun….


4. 10.

Tarmhost’tan Yusuf Yıldız kardeşim kaygısız, bağımsız bir projeyle yayında. Zencifil.com’da onlarca sayfa, bir sürü gereksiz link, adım başı (hatta adam başı) yorum yok. Sadece tek bir içerik ve sınırsız çalıp çırpma özgürlüğü var. Kafasına göre takılan, istediği zaman güncellenen zencifil.com, benim gibi blogunda tasarım anlamında değişiklik isteyen kullanıcılar için cezbedici bir girişim.

‘Çek’ ediniz vesselam:

http://www.zencifil.com/