4. 12.

Elime geçen seneden kalma bir yazı geçti…Aslında karalama desek daha doğru olur; hani insanın iki arada bir derede kaldığı anlarda yazdığı şeyler olur ya, onlardan biri….Korkunç bir bütünleme döneminin ortasında kaleme alınmış…

‘…Ödevimi yapmamıştım.Final zamanı evde bilmem kaç fahrenheit derece ateşle yatarkene 5 tane sınavımdan olmuştum…Okulun sınav programlarını yapan gerizekalı her kimse, bütünlemelerin hepsini aynı güne, 6 Şubat Salı’ya koymuştu. Evet, 6 Şubat Salı günü 6 tane sınavım vardı.

5 Şubat Pazartesi günü ne olduğunu anlamadığım iki sınava girmiş, yorgun argın eve dönüyordum. Vapurdayken hava tamamen kararmıştı. Karşımda yeşilimsi mavi renkte bir mont giymiş bir kız uyukluyordu…Ve ben giderek sinirleniyordum…’

Aklım birden o zalim sınav dönemine gitti. Doğrusu savaş gibiydi. Hastalıktan yeni çıkmıştım.10 (ya da 11) tane ders alıyordum. Hastalık yüzünden bu derslerin 8 tanesi bütünlemeye kalmıştı. Üstelik bunların 6 tanesi aynı güne, aynı güne düşen bu altı taneden ikisi de aynı saate denk gelmişti!

Ve ben eve giderken yukarıda turnak içine alınmış satırları yazmıştım…(Gerçi bir paragraf daha var ama onu buraya yazarsam birileri bana dava açabilir!)

Eskiden sağa sola yazma konusundaki temayülüm daha yüksekti. Hatırlıyorum da, aklıma gelen birçok hikayeyi minibüste, otobüste, vapurda ve günlük hayatın bilimum dumanlı atmosferlerinde kurgulamıştım. Yazı yazma eyleminin en gıcık tarafı da budur zaten: yaptığınız işte alabildiğine yalnızsınız… Bu size inanılmaz bir özgürlük verdiği gibi aynı zamanda üzücü bir gereklilik olan tuhaf bir ilgisizliğe de yol açar. Her Allahın günü birilerine bir şey okutamayacağınıza göre yazdığınız şeyin gelişim sürecini takip edecek birilerini bulmanız da çok zordur.

Sonra…sonra bu yalnızlık ümitsizliğe dönüşebilir. Yavaş yavaş aslında yazmanın gereksiz bir eylem olduğuna dair pis bir duygu benliğinizi sarar. Ne kadar ciddi düşünüyor olursanız olun, yazmaya talip olduğunuz şey ne kadar büyük olursa olsun, bir kalem ve bir kağıtla baş başa kaldığınız o anın çıldırtıcı yalnızlığıyla yüzleşmeniz zorlaşır. Sizi hiçbir şekilde motive etmeyen, aksine otlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan bir eğitim sisteminin seri malı bir ürünü olma yolundasınızdır artık. Aykırı fikirlerinizin bir önemi yoktur, git gide saklanmaya, daha steril ve korunaklı ortamlara çekilmeye başlarsınız. Kendi beğeninizi yansıtan kitapları okula götürmez, yanınıza kağıt kalem almaz, vapurda fotomaç-fanatik okur, bulmaca çözersiniz…Evde içi boş defterler huzur içinde uyuyadursun, siz elinde transkript gezdiren, ortalama hesaplayan uzatmalı bir öğrencisinizdir artık…

Herkes kendi çektiğini bilir, bu doğru… Ama ben o eski güzel günleri özlüyorum, şimdikinden daha cesur olduğum günleri…Ders kitaplarının boş sayfalarına hikayeler karaladığım günleri… Gecenin körüne kadar roman yazdığım o günleri…Sürekli aklıma gelen şeyleri kuyruğa sokmak zorunda kaldığım o bereketli günleri…Şimdi…gişe kapandı sanırım, artık fikirler güzel hikayelere dönüşmek için beni seçmiyorlar…Galiba ben de bu konuda çok hatalıyım, geçen seneki yazıyı ’sinirleniyorum’ kelimesiyle bitirdiğime şaşmamalı; kaybetmek insanı sinirlendirir…

O gün belki vapurda değil de, yazıyor olmalıydım….


2 tane yorum to „Araya Sıkışan Bir Yazının Düşündürdükleri…“

  1. Sinan Ata demişki:

    hocam bence bi kitle oluşturmakta bitiyor iş. geç değil. genciz, genç kalıcaz :)

  2. Esra Erdoğdu demişki:

    Geçmişi ve kaçırdığımız hayalleri kurcalamak bence bir başlangıç aşaması. Yazmak bisiklete binmek gbidir Ömer. Sen sadece unuttuğunu zannedersin…

Cevap yaz